
Kaç kişiye yalan söyledim, bilmiyorum. Ama iki kişiye söylemedim. İki kişiye yalan söylemediğimi çok iyi biliyorum.
Kim bilebilirdi ki , hayatımın en uzun 106 gününü takiben bu 4 günün bu denli hızlı, yavaş, saçmasapan ve bir o kadar da anlamlı geçeceğini. - Beklediğinin gerçekliği üzerine sana söyleyeceklerim var. Dedi - Nasıl, mutlu musun şimdi?
Mutluluk; hissettiklerimi tanımlayacak en son kelime olurdu sanırım. Kırgın, kızgın, ayrık mı hissediyordum bilmiyorum. Ama mutlu olmadığımı çok iyi biliyorum.
Mi minörle başlayan şarkılar artık Mazhar’ın ağzında daha da bi anlamlıydı sanki, ama uykulu gözlerle dönülecek rüyalara bir süreliğine veda ediyorduk. Çünkü ne uyku kalmıştı, ne de rüya. Ortaçgil, seni bir süreliğine elimde olmayan nedenlerden ötürü sevemeyecektim. Sen “Nasıl gördüğün düşü yeniden istersen. Zamanı gelince nasıl terkeder kuşlar.” Diyordun. Biz gördüklerimizin düş olmadığına öyle inandırmıştık ki kendimizi, onları bir gün tekrar isteyeceğimiz aklımızın ucundan geçmemişti. Zaten bizim kuşlarımız da hiç terketmezdi. Çünkü terk edilmenin ne olduğunu bilmezdik.
Asos, seni de sevmiyordum artık. Aslında sevilmeyi o kadar hakediyordun ki, o kısacık zamanda gördüğüm gün batımını asla unutmayacaktım. Korkulacak da bir şey yoktu gerçekte. Sadece “sevilmeyi hakedip de sevmediklerim” listesinde bir süreliğine boy gösterecektin o kadar. Sonra, başka bir bahara kadar, elveda.
Ve… sen: Yara kaplı defterimin “sevilmeyi asla haketmeyip de sevdiklerim” listesinde her zaman demirbaş olarak kalacaktın.
Nisan 2006 / İstanbul - İzmir